Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2021 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ben kul yutmam!

aynen. ancak dogru yontemlerle gelirseniz komuru cigneterek yedirebilirsiniz. asiri supheci, hemen her seyi kabullenmeyen tarafimin yanisira, bazi oltalara cabuk gelirim. halen bilmeyen kaldiysa, yontem ogretmis olayim diye yaziyorum, kamu hizmeti. birkac ince soz, dusunceli hareket, istikrarli davranisla beni avcunuzun icine aldiniz tebrikler! kolpaligi farkedince, ayni hizla da parmaklarinizin arasindan kayip giderim, o ayri. delik desik olmamin sebebi o.

merhaba, tanisalim mi?

bu kadar ara vererek yazmayi planlamamistim ama oyle oldu. dolayisiyla sondan basa dogru bir ozet yapacagim. bu aralar "bayram tatili", christmas ve yilbasi sebebiyle, 27-28 Aralik ve 3 Ocak tatil. Esasen Xmas 25 Aralik ama haftasonuna denk geldigi icin kimse ekstra tatilinden mahrum kalmasin diye haftaicine tasiyorlarmis. Ne tatlilar :) 27-28 Pztesi ve Sali tatil olunca baya loong weekend tatili oldu bize de.  Xmas'ta her yer kapali, hatta oncesindeki gunlerde de bir cok kafe, restoran tatile coktan cikmis oluyor(mus). Ama Xmas gunu marketler dahil, istisnasiz her yer kapali. Bundan sebep oncesindeki gunlerde herkesi bir ev alisverisi telasi aliyor. Ilk Xmas'i nasil gecirecegim, ne yapayim falan derken, butun gun evdeydim ve aksam kendimi Xmas yemegi hazirlamis ve kendi kendime gecirir buldum. Yemekten sonra M.E. ugradi, baya yakin oturuyoruz, onun da bir dolasasi gelmis, kahve icimlik kadar oturup gitti, degisiklik oldu bana, sagolsun. Sonrasindaki gun de evdeydim, ...

toplantidayim yazma

hikayeye soyle bir baslangic yapip bitirmis de olayim. yeni eve tasindim, henuz wifi yok. olunca uzun yazacagim. sunu da yazmadan gecemeyecegim, bugun 10 kasim ve herkes anma paylasimlari yapti. ben yapmadim. belli bir sebebi yok ama paylasim yapsam ozur dilerdim. cok cok ozur...

çılgın londra geceleri

böyle bir başlık atıp içini çılgınlar gibi doldurmayı çok isterdim, ama ben o kişi değilim. ben yaşamadığı kısmı yaşadığı kısmından daha fazla hayatını oluşturan kişiyim. söylenmemiş ama akıldan yüzlerce kez versiyonlu yaşanmış diyalogların, gidilmemiş ama gitme planı yapılmış yerlerin, hissedilmiş ama bulunmamış aşkların kişisi. çok mu arabesk, bana da öyle geldi okuyunca.  ama silmeyeceğim, bu defa, yazılmış ama silinmemiş sözlerin kişisi olarak. (abavvvv) kendi çapımda yaptığım az buçuk şeyler var, ama onlar sayılmaz. deniz kenarına gidip sadece ayak parmaklarını denize sokmak gibi çünkü, o kadar. neyse commercial street'ten bi commercial, covent garden'dan güneşli iki sıcaklık.

ev alma komşu al

hazır bugünlerde sıcak gündemim buyken bahsetmeden olmaz. sözüm meclisten dışarı, emlakçılık dünyanın her yerinde pis bir şekilde yürüyor sanırım. tüm dünyayı görmedim tabii ama yani ingiltere'de bile böyleyse diyor insan, zaten türkiye'dekine aşınayız da. sevgili ev sahibimin kontratı uzatmak istemeyip, evden çıkmamı istemesiyle beraber bir ev bakma telaşım başlamıştı. istanbul'dayken online bakıp, neyse ya gidince mutlaka bir ev bulurum diyordum. o işler pek öyle olmuyor yalnız. yani ev fiyatları baya yükselmiş bir kere, bütçede sarsıntı kısmı var. sonra evi online beğendin, görmek için talep ilettin; A- Randevu oluşturuluyor, gidiyor görüyorsun, ilandakiyle gördüğün evin alakası yok. B- Randevu oluşturuluyor, gidiyor görüyorsun, tamam diyosun ben tutabilirim, istekliyim, ödemeye gücüm var, şu bu. Tamam diyor bir iki kişiye daha söz vermiştim haksızlık olmasın (neyin haksızlığı!) onlara da göstereyim. peki diyosun. sonra o başkalarından birine evi veriyor. böylece haksızl...

atlıkarınca

çocukken lunaparka* gittiğimizde en favori yerim "çarpışan oto" tarafıydı. "çarpışan oto" kullanmaya bayılıyordum, özellikle çarpıştırmamaya çalışarak alanın içinde dört dönüyordum. ne kadar az çarpışırsam o kadar iyiydi. ama mutlaka beni gözüne kestiren birileri çıkıp beklemediğim bir anda arkadan, yandan daaan! diye geçiriveriyordu. o durumları da seviyordum. kahkahalar atıp eğlenmek işte. bir de daha küçük olduğumuz zamanlarda sevilen atlıkarınca mevzusu var. hangi hayvanı seçeceksin önemli, at olmalı mesela. sonra hangi renk atı seçeceksin o da önemli, yeşil, kırmızı, siyah. kendiliklerinden hiç bir yere gitmeyen, hızları tamamen eşit, at, tavşan, fil vs arasından seçim yaparsın. bazı lunaparklarda direk yukarı aşağı da hareket eder ama tüm hayvanlar aynı hızla ilerler sonuçta. yine de önemlidir çocukken, hangi hayvan, hangi renk. sıra beklerken, binmek istediğin siyah atı tutturabilmek için anne-baban atlıkarıncanın duracağı noktayı tahmin edip, siyah ata en ya...

hikayelerimiz

gördüğümüz, duyduğumuz, söylediğimiz şeyin bir hikayesi olmadığında sadece bir görüntü, ses veya söz olarak kalıyor. bunu, şu an kaldığım otelin bahçesindeki şezlongta oturup, karşımdaki büyük ıhlamur ağacının hafif rüzgarla salınan yapraklarının ardında uzanan yeşil çayıra bakarken, bu manzaranın bana hissettirdiği şey ne diye düşündüğümde keşfettim diyelim. bu görüntünün bağlantılandığı farklı anı parçaları canlandı zihnimde. ama şu anki manzaranın henüz bir yeri yok. bize ait hikayelerin çevresinde bulunmak, o hikayeleri beraber yazdıklarımızla birlikte olmak bize iyi geliyor. yeni bir hikaye oluşturmak da zaman alıyor. istanbul'da planladığımdan uzun bir süre kaldım. zorunluluktan kaynaklandı, son zamanlarda huzursuzlanmama sebep oldu falan ama güzeldi. bana ait hikayelerin içinde olmanın, o eski hikayelerde kendimi yaşamanın rahatlığı vardı.* daha önce demiştim ya, zamanın çift taraflı etkisi var, bir yerden yontarken ötekini çoğaltıyor. bu yaklaşık 2 aylık sürede, ailemle yaş...

tekbirşey

 şu covid kısıtlamaları yeter artık, saçma sapan bir yola girdik derken, o yoldan çıkılmaz oldu. ülkeler birbirine geçişlerde kafalarına göre kurallar uyguluyor, herhangi bir sosyal ortama girilirken aşı kartı sorulması "tartışılıyor", aşı olmak istemeyene öcü gözüyle bakılıyor, aşı olan aptal görülüyor. geçen sene maskeyle "uğraştık" bu sene aşı vs vs istediğin gibi hareket edemiyorsun, düşünemiyorsun bile. her haliyle özgürlüklerin kısıtlanmasına çıkan tek yönlü bir yol.  vallahi yeter artık ya, bitsin bu oyun, bir salın bizi.

iki ip üstünde bir cambaz

bu aralar türkiye'deyim. 19 haziran'da geldim. ailemi, arkadaşlarımı ve burada yapmaya alışık olduğum şeyleri özlemiştim. kuzenimin evlenecek olması ve olağan doktor kontrollerimi yaptırmak da diğer sebeplerimdi. bu arada özlemek derken, sıkıntılı rüyalarda sevdiklerimi görüp kuruntu yapma düzeyine erişmiştim. bazen kendimizi arada kalmış hissederiz, ve mecazen bir ayağım bir ipte diğeri ötekinde cambazlık yapıyorum sanki deriz (tamam demeyin yahu ben diyorum). Bunun seviyelerini 1-10 arası şöyle tanımlarsam eğer "10- aynı anda iki kişiden hoşlanmak", "1-menüdeki iki tatlı arasında kararsız kalmak" ben şu sıralar 12 gibiyim. bu zaman zaman 5, bazen 3 falan olabiliyor tabii. neyse buraya geldiğim ilk haftayı istanbul'da annem ve babamla geçirdim çoğunlukla, uzaktan çalışma düzenine devam ederken yeğenleri ve ablamı gördüm, seda'yla görüştüm, öğle tatili veya sabah saatlerinde kapıdan teyze ve dayı ziyareti yaptım, kuzenlerimin bebişlerini gördüm,  dok...

Bristol ve Pappadum

hiç alakası olmayan iki konu aynı başlıktaaa! koooş! 8 Haziran'da Banumcumla surf okuluna gittik. o daha önce gitmiş, beni de ayarttı çok şükür ki. Bristol 'daki The Wave surf okulu, yapay bir surf ortamı oluşturmuş, başlangıç seviyeden ileri seviyeye her türlü dalgayı teknoloji sayesinde üretiyorlar. Bristol tren istasyonuna araçla 15dk mesafede, tarlaların orta yerinde bir mekan, yani gidip Bristol merkezi görmeden geri döndük. Bristol'ı ayrıca gezme planım da var. Banu'yla araba kiralayıp gidilebilecek yerleri de konuştuk biraz. (Parantez açtım evet; beraber plan yapıp, yaptığın plandan mutluluk duymak, eski arkadaşlıktaki samimiyet falan ne güzel şey) Ezelden beri merak ettiğim ama denemeye cesaret edemediğim ve bu sebeple de hiç girişimde bulunmadığım dalga surfünü böylece deneyimlemiş oldum. Açık deniz veya okyanus olmaması kafada, bilinçaltında doğrudan oluşan bazı korkuları sıfırlamış oluyor. balık yok, köpekbalığı yok, dip akıntısı yok, dalgalar kontrollü vs. ...

bahar mı o gelen?

yani aslında yaz geldi demek istiyor insan, haziran ne de olsa. ama henüz bahara yeni eriştik. birkaç gündür hava nasıl tatlı bir sıcak, pencereyi açtığımda yüzüme bahar vuruyor, bir bahar kokusu. hava 22-26 derece arası gidip geliyor. bahar kokusu demişken, çiçekler, çimenler değil bahsettiğim, onlar ayrı. böyle havada bir koku olmasa da hissedilen bir koku hali. nemle beraber ısının burnunda oluşturduğu kuru-yaş ve uzaklardan bir yerlerden sana ulaşmaya çalışan olumlu bir şeyler oluyor haberinin duygu hali. güneş seven insanlara bahar coşku veriyor. ben de o gruba dahilim. yağmur ve karanlık sevenleri anlayamayacağım. güneş nedense umut demek, keyif demek, eğlence, neşe, enerji, serpilmek, çiçek gibi açılmak, ne istiyorsan yapabilirsin demek gibi geliyor bana. duygusal bir bağlanma. halbuki sadece güneşi görüyor, ısıyı hissediyoruz. görmediğimizde de orada, hava yağmurlu ve karanlıkken de var ışık, ısı, ama bize değmiyor. filmlerde kötü şeylerin bulutlu karanlık havalarda olması, neş...

hadi dedim gidelim, n'apıyoruz burada?

londra'ya geliş cümlem değildi bu, gezi parkı eylemlerine ofisten arkadaşlarımı (E ve T) ikna için sarf ettiğim birkaç sözden biriydi. sanırım ya 29 ya 30 mayıs'ta yaptık bu konuşmayı;  - ya bundan daha fazla gidip katılmamız gereken bir eylem olabilir mi? insanlar orada direniyor, twitter'dan gördüğüm kadarıyla da desteğe ihtiyaç var. şu an burada ofiste durup twitter'dan olanları takip etmek kadar ayıp bir şey olamaz! - tamam iş çıkışı gideriz, bir bakarız. sen de direnişçi oluverdin bir anda hayırdır? : ) - iş çıkışı olmaz, şimdi gidelim. - kızım saçmalama, ne diyeceğiz, aynı anda 3 kişi hasta mı olduk? şirket politikası biliyosun anlarlarsa eyleme gittiğimizi gözümüzün yaşına bakmaz çıkarırlar valla. - ya bişi olmaz, hem bu tarihi bir olay bak kaçırmamamız lazım. sürekli eleştirip kendi aramızda konuşuyoruz, şimdi gerçekten bir şey yapmanın , gerçek bir şeyin parçası olmanın zamanı. -alla allaaa, tamam bir sakin ol, iş çıkışı gidelim. yalnız dikkatli olmak lazım, ma...

evsel ihtiyaçlar

hayat kaynağımız suyla başlayalım. malum burada marketlerde 2 çeşit su var biri düz bildiğimiz su " still ", diğeri gazlı su " sparkling ". markalarına göre pahalısı da ucuzu da var tabii. "still water"ların 1lt'lik şişelerde ortalama 1£ fiyatları oluyor. turist olarak değil de uzun süreli yaşamak için geldiyseniz marketlerden pet şişeyle su almak uzun vadede hem maddi hem çevresel anlamda verimli değil. Musluk suyu ise biraz kireçli, doğrudan içenler de varmış ama ben yapamadım. içmek için, yemeklerde ve çay/kahve için kullanırken pet şişenin en güzel alternatifi "su arıtıcılı sürahi"ler (en bilindik markası brita ama başka markalar da var), bir ara-yaklaşık 10 sene önce- bunların bir türevi istanbul'da da modaydı. içinde filtre alanı var, 1 filtre yaklaşık 1-1,5 ay kadar gidiyor. filtre yedekleriyle almak mantıklı, ama yedek filtreler aşağıda bahsettiğim marketlerde de bulunabiliyor. peki bu sürahiyi nereden alıyoruz? en pratik yolu on...

sayma bereketi kaçar!

geldiğimden beri ara ara kaç gün oldu, kaç hafta oldu, kaç ay oldu diye sayıyorum.  şimdilerde hamile kadın matematiği; - kaç ay oldu geleli? - 14 haftalık canım, 14 hafta 5 gün bazen üzerinden 1 hafta bile geçmeden tekrar sayıyorum, himmet ağğğbiii hesabı. geçen süre çok uzun gibi geliyor, günler hızlı geçiyor, baksana mayıs geldi derken bitti bile, ama sayıyorum yine 3,5 ay çıkıyor sonuç. Ocak ortası geldin -2 hafta, arada istanbul'a gittin 2 hafta da öyle geçti, yani -1 ay yaz hesaba: 4,5-1= 3,5.  hem uzun hem kısa süre aslında. bu hesaplamaları daha çok kendimden bir şeyler beklediğimde, başarısız hissettiğimde, zaman boşa geçiyormuş gibi geldiğinde yapıyorum. şunu demek için kendime, "daha dur zamanı var", "kendine yüklenme" canım sıkılsa canımın sıkılmaya hakkı yokmuş, çünkü londra'daymışım daha ne istiyormuşum. bunu kimse demiyor ama biliyorum öyle. üzerime yapışan bir şeyler var, sanki farkında olmadan yerdeki etikete basmışım ayağımda yollar boyu sü...

haydi çocuklar aşıya!

 çocukluk yıllarıma denk gelen bir slogan, "haydi çocuklar aşıya!" eyvah yaşımız ortaya çıktı, hahah. o zamanlar aşıyla ilgili tek bilgim iyi bir şey olduğu, bizi koruduğu (savaşçı hücrelerimizi çoğalttığı, mikrop düşman gelince onları yendiği), biraz canımızı acıttığı ve aşı olurken şırıngaya bakmazsak daha iyi olacağıydı. bugün aşı hakkında daha fazla şey bilmiyorum. son 1,5 yıldır psikolojimizi, fizyolojimizi, sosyolojimizi bolca etkileyen, alışkanlıklarımızı mecbur değiştiren, algımızı mutasyona uğratan covid-19 için beklenen (ama bazılarınca da beklenmeyen) aşı sonunda yaygınlaştırılmaya başlandı.  UK için aşılanan kişi yaş sınırı 40 civarına indi, TR'de ise henüz 50 civarına varmış. büyük oyunlar, savaşlar, katakulliler dönüyor tabii. neyse ben de geçen hafta aşımı oldum. eyvah yine yaş çıktı ortaya shshshs. "Şu sıra Pfizer aşısı kullanıyoruz" dedi hemşirecik, olur dedim. sanki olmaz diyeceğim de. ikinci dozu da temmuz'da olacağım, malum 2 doz yapılıyo...

kaybetme korkusu

 bugün -29 nisan- babamın doğum günü, 1 hafta önce de annemin resmi kayıtlı olmayan doğum günüydü. buraya gelme kararı aldığımdan beri, geldikten sonra kötü bir şey olacak duygusu oluştu, yani sevdiklerime bir şey olacak ve ben çok uzakta olacağım tedirginliği. çalan telefon ve gelen mesajlar aileden birindense özellikle, kalbim bir hop ediyor. bunun iki temel sebebi var, biri az önce söylediğim duygu diğeri ben buraya geldikten sonra endişelendirecek 2 haberi tesadüfen öğrenmem. buraya ilk gelişimde* babam 2.anjiyoyu oldu- ve bana haber vermemişler tesadüfen öğrendim- diğeri de yine babamın geçen hafta kolonoskopiye girmesi ama yine bana söylememeleri. onu da yine doğum yapacak kuzenim elif'in pozitif çıktığını duymamla beraber tesadüfen öğrendim. neyse çok şükür ikisi de iyi. kolonoskopiden sıkıntılı bir şey çıkmamış, elif iyiymiş, bebiş de sağlıklı şükür. daha önce de bir keresinde tesadüfen önce tuba aradı konuştuk, sonra ablamla mesajlaştık, hemen ardından babam arayınca birin...