londra'ya geliş cümlem değildi bu, gezi parkı eylemlerine ofisten arkadaşlarımı (E ve T) ikna için sarf ettiğim birkaç sözden biriydi. sanırım ya 29 ya 30 mayıs'ta yaptık bu konuşmayı;
- ya bundan daha fazla gidip katılmamız gereken bir eylem olabilir mi? insanlar orada direniyor, twitter'dan gördüğüm kadarıyla da desteğe ihtiyaç var. şu an burada ofiste durup twitter'dan olanları takip etmek kadar ayıp bir şey olamaz!
- tamam iş çıkışı gideriz, bir bakarız. sen de direnişçi oluverdin bir anda hayırdır? : )
- iş çıkışı olmaz, şimdi gidelim.
- kızım saçmalama, ne diyeceğiz, aynı anda 3 kişi hasta mı olduk? şirket politikası biliyosun anlarlarsa eyleme gittiğimizi gözümüzün yaşına bakmaz çıkarırlar valla.
- ya bişi olmaz, hem bu tarihi bir olay bak kaçırmamamız lazım. sürekli eleştirip kendi aramızda konuşuyoruz, şimdi gerçekten bir şey yapmanın , gerçek bir şeyin parçası olmanın zamanı.
-alla allaaa, tamam bir sakin ol, iş çıkışı gidelim. yalnız dikkatli olmak lazım, maça gitmeye benzemez bak.
bu sözler benden çok daha fazla eyleme katılmış, tecrübeli arkadaşlarımın, az çok ne yaşayabileceğimizi bildikleri için temkinli sözleriydi tabii, kesinlikle ne bir yan çizme, ne de düşüncelerime katılmama durumuydu söz konusu olan.
iş çıkışı gittik, taksim metrosu gezi parkı çıkışından parkın içindeki direnişin havasını içimize çekerek geçtik. birkaç tanıdık gördük, selamlaştık. üniversite şenliği havası vardı daha çok.
gezi parkı eylemi neden başlamıştı dersek; hükümetin gezi parkı'nı kaldırıp, ağaçlarını söküp eskiden burada bulunan topçu kışlasını yeniden dikmek istemesiydi.
topçu kışlası ne abi?! yıl olmuş 2021 pardon 2013 tabii, ama zihniyet halen aynı olduğu için yanlış cümle de değil.
neyse, yok arkasında bilmemkim var bu hareketin, yok dış mihraklar vs bir ton söz söylendi de, ben gördüğümü yaşadığımı bilirim. biz orada çok temiz, çok güzel, çok her renkten, dilden, inançtan insanlar olarak bölüm sonu canavarına karşı bir olmuştuk.
ne mutlu günlerimizmiş, bilemedik. (masumiyet müzesi'ni 2 kez alıp, hala bitirememiş olmam)
ertesi gün yine gittik, bu defa taksim metrosu meydan çıkışından yeryüzüne adım atar atmaz burnumuz, boğazımız yanmaya başladı. merdivenlere çıkmamızdan birkaç dakika öncesinde polis biber gazını basmış meğer. koşturarak fransız konsolosluğunun karşı sokağından ara sokaklara girdik.
tedarikli ve biber gazına karşı tecrübeli bazı arkadaşlar ellerinde solüsyon, limon suyu vs ile gözü-boğazı yananlara yardımcı oluyordu. gaz maskesi olanlar baya şanslıydı korunma açısından, ama polisin de daha bir doğrudan hedefi oluyorlardı. ben sonradan kaybettiğim geniş çerçeveli bildiğimiz güneş gözlüğüyle baya korundum gazdan, en azından gözüme yemedim. valla bak, güneş gözlüğü düşündüğümden cevval çıktı.
sonra polis ara sokaklara da hücum etmeye başladı, gazlar, coplar... hızlı adımlarla, başkasını tepmeden, telaşlanmadan ama çabucak bir o yana bir bu yana koşarak kaçtık. kalabalığı güvenli şekilde yönlendirme derdinde olan gür sesli arkadaşlar "aşağı doğru koşuyoruz, hızlı ama sakin!" "burada duruyoruz, telaş yoook!" diye bizi konumlandırıyordu.
günler geçtikçe kalabalık arttı, başka illerden istanbul'a desteğe gelenlerle beraber, başka illerde "gezi hepimizin" "her yer taksim, her yer direniş" eylemleri yapılmaya başlandı. hatta başka ülkelerden teee güney amerika'dan bile bu tip destek eylemlerinin haberlerini aldık.
gezi eylemleri taksim'de başlamış, ülkeye yayılmış, sınırları aşmıştı. sabahtan akşama kadar orada olanından, günde birkaç saat uğrayanına, sadece online takip edenlere kadar hepimizde bir gurur vardı. zulme ve haksızlığa karşı gelme konu olunca birlik olma ve tek ses oluşturma gururu.
sonra hükümet daha fazla çirkinleşti. biber gazlarının yoğunluğu, plastik mermilerin şiddeti, dayak ve gözaltına almaların haddi hesabı tutulamaz oldu. ölümler yaşattılar bize.
bunu sadece kolluk kuvvetleriyle değil, sivil ve eyleme katılmayan diğer insanları galeyana getirip, eyleme katılanları düşman göstererek, halkı halka karşı kışkırtarak yaptılar.
esnaftan su bile satmayanından, polise yaranmak için ispikleyenine, yetmeyip eline balta/bıçak alıp üzerimize yürüyenine kadar türlü çeşit kötücül şeylere maruz kaldık.
eylem yapanları korkutup kaçırmak değildi artık amaçları, yok etmekti.
önce bizleri öldürdüler, sonra umudumuzu... çok acı kayıplar yaşandı, hayatını kaybedenleri devlet düşmanı veya terö...st olarak göstermeye çalıştılar.
halbuki en başta "sizi duyuyoruz ve söylediklerinizi önemsiyoruz" deseler, burasını olduğu gibi muhafaza edip, sizler için daha da güzelleştireceğiz deseler, gözümüzde neye dönüşeceklerdi haberleri yok.
biz, halk umurlarında değil tabii o ayrı. zira sonrasında taksim meydanı, AKM ve istiklal caddesi'nin canına okudular, zevksiz ve ruhsuzluğu görselleştirmiş oldular. halkınla bir olmak yerine halkına neden düşman olursun ya?!
sonra ne olduysa belimizi doğrultamadık, bölüm sonu canavarının gerçekten canavar olduğunu anlamıştık.
mücadeleci ruhumuz vazgeçişe doğru yol aldı.
"sen yoksan bir eksiğiz" derken "bir şey yapsan ne olacak, kalakalırsın öyle, hayatını elinden alırlar" a döndük. sevdiklerimizi mutsuz etmemek, "tatlı" hayatlarımızı kaybetmemek için günden güne pasifleştik.
hikaye henüz bitmedi belki, canavar kazandı demiyoruz ama bizi çok zayıflattı.
gidişatı değiştirecek, hikayenin sonunda bizi güldürecek şeyler olacak mı göreceğiz.

Yorumlar
Yorum Gönder