gördüğümüz, duyduğumuz, söylediğimiz şeyin bir hikayesi olmadığında sadece bir görüntü, ses veya söz olarak kalıyor.
bunu, şu an kaldığım otelin bahçesindeki şezlongta oturup, karşımdaki büyük ıhlamur ağacının hafif rüzgarla salınan yapraklarının ardında uzanan yeşil çayıra bakarken, bu manzaranın bana hissettirdiği şey ne diye düşündüğümde keşfettim diyelim.
bu görüntünün bağlantılandığı farklı anı parçaları canlandı zihnimde. ama şu anki manzaranın henüz bir yeri yok.
bize ait hikayelerin çevresinde bulunmak, o hikayeleri beraber yazdıklarımızla birlikte olmak bize iyi geliyor.
yeni bir hikaye oluşturmak da zaman alıyor.
istanbul'da planladığımdan uzun bir süre kaldım. zorunluluktan kaynaklandı, son zamanlarda huzursuzlanmama sebep oldu falan ama güzeldi. bana ait hikayelerin içinde olmanın, o eski hikayelerde kendimi yaşamanın rahatlığı vardı.*
daha önce demiştim ya, zamanın çift taraflı etkisi var, bir yerden yontarken ötekini çoğaltıyor. bu yaklaşık 2 aylık sürede, ailemle yaşamış ve arkadaşlarımla bol bol görüşmüş olmak içimde tatlı bir mutluluk yaratmışken, geri döndüğümde yaşayacağım daha büyük boşluğun da habercisi oldu.
geri dönüş planları yaptığım son günlerde hissettiğim stresin bir kısmı bu boşluk duygusunu tahminlememden de kaynaklandı.
diğer kısmı tr'nin listeden çıkmamasıyla bağlantılı ve dönüş için yapmam gereken detaylı planlar**, döndüğümde yeni ev bulmam gerekmesi, vizemin uzatma başvurusuyla ilgili kısımlar. ve başta söylediğim, londra'daki hikayesizliğimin getirdiği ait olmama hissi.
evet, orada da hikayem birikecek belki, mekanlarla, insanlarla ilgili anılarım arttıkça hikayemi de yazmış olacağım. belki kısa, belki uzun, belki bir daha hissetmeyeceğim, belki içinde olmaktan yine rahatlık duyacağım yeni bir hikaye bilmiyorum.
hem içinde olmaktan mutlu olduğumuz bazı hikayeler de kendiliğinden silinip gidip, arkasındaki boşluğu yamamak zorunda bırakmıyor mu bizi?
tuhaf ama ne kadar tamamlanmamış da olsa, Londra'daki hayatımı da farklı bir şekilde özledim.
*istanbul'da bulunduğum sürece yaşanan ve hepimizi etkileyen olumsuz durumlardan bahsetmedim. tabii ki bu olaylar üzerimde yoğun hüzün, üzüntü, çaresizlik, umutsuzluk gibi hepimizin hissettiği duyguları yarattı.
** TR kırmızı listeden çıkmadığı ve Londra'ya döndüğümde otel karantinasına (maddi-manevi) girmek istemediğimden, amber listede olan ve vizesiz gidebileceğim ülkeler üzerinden ihtimalleri değerlendirdim. Bu süreçte kendimi çok yılgın ve yalnız hissedip baya bir düşüş de yaşadım.
Neyse Arnavutluk ve Karadağ gibi denize kıyısı olup tatile uygun yerlere baksam da, hem tatil yapmayacak olmam (izin kullanmadığımdan) hem de masraflı olacağından daha optimum bir seçenek olan Kosova'ya geldim.
Geldiğim yer Pristine'ye 15dk uzaklıkta, Gracanica (okunuşu Graçaniza) bölgesinde, aynı isimli bir otel. Bu bölge uygulamada Kosova, kanunen Sırbistan'a bağlıymış. Şansıma otel internette gözüktüğü gibi güzel, temiz, huzurlu. (ama içimdeki dönüşle ilgili pırpırlıktan ve belki de izinli olmadığımdan tam huzurlu hissedip kendimi buradaki tatlışlığa bırakamıyorum. ya da zihnim burayı mecburiyetten geldiğim bir yer diye kodladığı için)
İstanbul'dan arkadaşım F burada 2 sene çalışırken edindiği yakın arkadaşı S'a yönlendirdi beni sağolsun, biraz o ve kız arkadaşıyla zaman geçireceğim. (düşününce, ne şanslıyım bazen)
Hava oldukça sıcak (32-34 derece arası) ve otelin minnoş bir havuzu var. Mola zamanlarımda biraz güneşlenip sonra bilgisayarımın başına geçiyorum. 10 gün burada kalıp Londra'ya ismini bilmediğim bi havayoluyla döneceğim. Bütün çaba, UK'de otelde karantinaya girmemek için!!
Şansım yerinde olursa da, dönünce ev karantinası ve 8.gün PCR testinden de çift aşılı olmam sebebiyle yırtacağım. Haydi inşallah! fingerlar da cross mu?
Yorumlar
Yorum Gönder